Bulutlara baktım. Sanki her şey orada yazılıymış gibi yavaş yavaş kavradım. Benimki de onlarınkine benzeyen bir ağırlıktı; kalp değil, dünya ağrısı. Sadece kendi dertlerimin değil, başkalarınınkine derman olamayışın da yüküydü sırtımda taşıdığım. Senelerce kalbimi rendeleyen suçluluk hissi, bu yükün piçiydi. Kabuğun altındakilerden çok üstündekilerle, yaptıklarımdan ziyade yapamadıklarımla ilgiliydi. Başkalarının yanından bir gölge gibi sessizce geçişimle, dünyaya değmeden parmak uçlarımla yürüyüşümle.

Nermin Yıldırım, Dokunmadan

Hareketsiz görünüyorlar ama nefes alıyorlar ve ışık arayarak yürüyorlar.

Konuşuyorlar da. Çok az biliniyor ama bir ağacın darbe ya da bere aldığında kendini zehir terleyerek savunduğu ve yakındaki ağaçlara tehlike işareti yolladığı kanıtlandı en azından. Ağaç dilindeki kelimeler havada yolculuk ediyor ve tehlike, diyorlar; dikkat, diyorlar. İşte o zaman yakındaki ağaçlar da zehir salgılıyor.

Belki de ilk ağaç yeryüzünde doğrulduğundan ve rivayete göre, bir kıvılcımın daldan dala bütün dünyayı dolaşabileceği kadar sık ormanlara dönüştüğünden beri böyleydi.

Şimdi çölle çöl arasında hayatta kalan ağaçlar bu eski iyi komşuluk geleneğini yaşatıyorlar.

Eduardo Galeano, Zamanın Ağızları

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑