Bulutlara baktım. Sanki her şey orada yazılıymış gibi yavaş yavaş kavradım. Benimki de onlarınkine benzeyen bir ağırlıktı; kalp değil, dünya ağrısı. Sadece kendi dertlerimin değil, başkalarınınkine derman olamayışın da yüküydü sırtımda taşıdığım. Senelerce kalbimi rendeleyen suçluluk hissi, bu yükün piçiydi. Kabuğun altındakilerden çok üstündekilerle, yaptıklarımdan ziyade yapamadıklarımla ilgiliydi. Başkalarının yanından bir gölge gibi sessizce geçişimle, dünyaya değmeden parmak uçlarımla yürüyüşümle.

Nermin Yıldırım, Dokunmadan

Hareketsiz görünüyorlar ama nefes alıyorlar ve ışık arayarak yürüyorlar.

Konuşuyorlar da. Çok az biliniyor ama bir ağacın darbe ya da bere aldığında kendini zehir terleyerek savunduğu ve yakındaki ağaçlara tehlike işareti yolladığı kanıtlandı en azından. Ağaç dilindeki kelimeler havada yolculuk ediyor ve tehlike, diyorlar; dikkat, diyorlar. İşte o zaman yakındaki ağaçlar da zehir salgılıyor.

Belki de ilk ağaç yeryüzünde doğrulduğundan ve rivayete göre, bir kıvılcımın daldan dala bütün dünyayı dolaşabileceği kadar sık ormanlara dönüştüğünden beri böyleydi.

Şimdi çölle çöl arasında hayatta kalan ağaçlar bu eski iyi komşuluk geleneğini yaşatıyorlar.

Eduardo Galeano, Zamanın Ağızları

En nihayetinde dostlarımızı söylediklerimize hak verenlerden seçeriz. Seni sevebilecekleri seçip seni sevebileceklerin onay vereceği şeyleri anlat, sonra da kendini kahraman san.

Barış İnce, Çelişki

Duygular bence tek kelime ile ifade edilemez. “Mutluluk,” “Neşe” ya da “Pişmanlık”, bunlara inanmam. Dillerin patriyarkal olduklarının en büyük kanıtı belki de onların duyguları aşırı derecede basitleştirmeleridir. Ben daha çok melez hisli cümleleri tercih ederim: “Felakete götüren mutluluk,” ya da: “Başkalarının hayallerinin peşinden sürüklenmenin getirdiği hayal kırıklığı.” “Yaşlanan aile bireylerini izlemenin yarattığı ölümle haşır neşir olma hali”nin “orta yaşlarda oluşan aynalardan nefret etme sendromuyla” nasıl da alakalı olduğunu gösterebilmek isterim.

Jeffrey Eugenides, Middlesex

Julio ile Emilia’nın hikayesi sürüyor ama devam etmiyor.

Alejandro Zambra, Bonzai

Ben az öteden onlara bakıyordum o sırada; kısa görünen uzun bir cümleye, etkisi aylar sonra hissedilecek olan hüzünlü bir sahneye ya da derinliği yüzeyine gizlenmiş, kenarları günlük hayatın meşgalesiyle çevrili muhteşem bir resme bakar gibi bakıyordum.

Hasan Ali Toptaş, Kuşlar Yasına Gider

 

Dünyayı anlamak, onunla aranıza belirli bir mesafe koymayı gerektirir. Moleküller ve atomlar gibi çıplak gözle görülemeyenleri büyütür; bulut formasyonu, deltalar, takımyıldızları gibi çok büyük olanları küçültürüz. Onları kendi algımızın görüş alanına getirdiğimizde sabitleriz. Bu sabitlediğimiz şeylere bilgi adını veririz. Tüm çocukluğumuz ve ilk gençlik yıllarımız, nesnelerle fenomenlerle aramıza doğru mesafeyi koymaya çalışmakla geçer. Okuruz, öğreniriz, tecrübe ederiz, düzeltiriz. Sonra bir gün öyle bir noktaya geliriz ki, tüm gerekli mesafeler konulmuş, tüm gerekli sistemler kurulmuştur. İşte o noktada zaman daha hızlı akmaya başlar. Önüne hiçbir engel çıkmaz, her şey ayarlanmıştır, zaman hayatımızı kateder, günler göz açıp kapayıncaya kadar geçer, ne olduğunu anlamadan bir de bakarız ki kırk, elli, altmış yaşınıza basmışız… Anlam, birikim; birikim, zaman; zaman ise direnç gerektirir. Bilgi mesafedir, bilgi durgunluktur ve anlamın düşmanıdır.

Karl Ove Knausgaard, Kavgam

Hazırlıklı olunca ya da yalnızca arka planda çalınca müziğe karşı kendini korumak kolaydı; çünkü yalındı, işlenmiş değildi ve duygusaldı; ama şimdi olduğu gibi hazırlıksız yakalandığımda ya da gerçekten dinlediğimde beni derinden etkiliyordu. Duygularım kabardı, ne olup bittiğini anlamadan gözlerim doldu. Ancak o zaman ne kadar az hisseder olduğumu, uyuştuğumu anladım. 

Karl Ove Knausgaard, Aşık Bir Adam

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑